Yine aynı yerdeyim işte. Her zaman aynı olan hayatımın her gününde ve hatta her anında düşündüğüm oğlumla eskiden gittiğimiz sahilde. Her gidişimde kalbim ve aklımın giriştiği savaş… Her defasında bu savaşın galibi olup kalbimi parçalayan hüzün… Oğlumun bu sahilde kıyılara, kayalara vuran sert dalgalarla o minicik ayaklarıyla koşuşu… Denizin üzerinde uçuşan martılara bakarak simit yiyişimiz Oğlumun o martılara simit atışları… Ve bu hatıraların kalbime zehirli bir hançer gibi saplanması…
Birden duyduğum ince bir bağırışla sıyrıldım bu düşüncelerden. Küçücük; belki 6, belki 7 yaşında bir çocuğun sesiydi bu. “Mendiiil!”diye bağırıp duruyordu. Bir insanın sesinde yaşadığı ıstırabı sezmek… Hiç inandırıcı gelmezdi bana. Ancak şimdi anlıyordum, seziyordum. Bu küçücük yaşında kim bilir neler yaşamıştı. Belki babası zorla çalıştırıyordu. belki yoktu babası, ondan çalışıyordu.Neyse, kafamdan senaryolar üretmeyi bırakalım. Bu ayazda üzerinde üzerinde bir büyük adam ceketi, yamalı. Ama öyle küçük yamalı değil, tek yerden yamalı değil. Çok fazla yerden yamalanmış. Yamalı olmayan yırtık yerler de var.Ayağında bir pantolon. Pantolon demeğe bin şahit ister. Bu “kumaş parçasının” tek bacağının da yarısı yok. Çocuk aciz ve titriyor. O titredikçe benim de içim titriyor. Ben düşünürken çocuk yanımdan geçiyor. Az sonra farkına varıyorum. Arkasından koşup yetişmek isiyorum; ayaklarım izin vermiyor, gidemiyorum. Neden sormadı bana da “Abi istermisin bi mendil.Abi n’olur bi tane al be. Abi iki yüz elli bin. Bi tane be abi.” Sorsaydı eğer konuşturmazdım onu bu kadar. Yalvartmazdım herhalde. Alırdım hemen bir mendil, belki bir kaç… Daha önce yalvaranlar olmuştu da ne olmuştu? Bir mendille kurtulmuşlar mı idi? Hayır. Karınları doymuş muydu 25 kuruşla? Hayır. Ama bu çocuk neden sormadı? Aslında kimseye yalvarmıyordu. Utanıyordu herhalde. Yalnızca bağırarak geziyordu. Arada bir kaç kişi alıyordu, belki daha fazla.
Artık tamamen yapayalnızım. Oğlum lösemi olduğunda benim bir oğlum bir de eşim vardı. Oğlumun da bir annesi… Ta ki oğlum bu dünyadan ayrılana kadar. Daha sonra eşim bıraktı gitti. Öz oğlunun cenazesine gelmedi mi yoksa gelemedi mi? Bilmiyorum. Onun hakkında hiç bir şey bilmiyorum. O da haksız değil. Normalde bile çekilmez benim gibi bir adama bunca yıl dayanmasına da şaşırıyorum bazen doğrusu. Ama en sabırlı kişi bile oğlumu kaybettikten sonraki bana dayanamazdı herhalde.
Oğlum… Neden bırakıp gittin? Ah şu kader. Neden hep beni bulur sanki? Aynı yerde değilim artık. Sahil boyunca düpedüz yürüyünce kayalıklar çıktı karşıma. Yüksekçe bir yer. Atlarsam ölebileceğim kadar yüksek. Aman Allah’ım! Neler düşünüyorum? Neler yapıyorum? Kadere, Allah’a isyan edilir mi? Emanet cana kıyılır mı hiç? Hakkımız mı? Haddimiz mi? Aklım çok karışık. O an aklıma eski Türk filmleri geliyor. Genç tam böyle bir yerden atlayacakken bir ağlama sesi duyar, bir bebek… Arkasını döner. Bebek onu yine hayata bağlar. Gayr-i ihtiyari gülümsüyorum. Acı bir gülümseme. Bir bebek sesi bekliyorum, belki bir haykırış…
O an, güneş bulutların arkasından soğuk soğuk gülümsemeye başlıyor.
Deniz oğlum oluyor. Tüm denizin suyu toplanıp güneşe yükseliyor ve oğlum, işte orada. Görüyordum oğlumu. Ama nasıl olur? Oğlumun orada olması imkansızdı. Ama olanlar daha imkansızdı. Halisülasyon mu görmeye başladım? Herkes görüyor mu bu olanları deyip etrafıma bakıyorum ama kimseler yok. Oğlum canlı gibi. Kolumdaki saate bakıyorum: 17:27. saniyeler neden ilerlemiyor? Saatin pili bitmiş olmalı, diyorum ve telefonumu çıkarıyorum saate bakmak için. Bekliyorum, bekliyorum ama zaman geçmiyor. Saat 17:27… Zaman mı durdu yoksa? Saçmalık. Zamanın durduğu duyulmuş şey mi? Sonra oğlum konuşmaya başlıyor:
-Merhaba, baba…
Aklımı mı kaçırdım? diye düşünmeye başlıyorum. Kaçırmadıysam da kaçırmak üzereyimdir herhalde. İnsan bir anda delirebilir mi acaba? İnsan nasıl başlar halusinasyon görmeye. Oğluma cevap vermek istiyorum. Ama dilim bağlanıyor. Cevap veremiyorum canımdan çk sevdiğim biricik oğluma. Oğlum bir daha sesleniyor:
-Baba, nerdesin? Baba, çok özledim seni. Gelmeyecek misin baba?
Oğlum her baba dediğinde içim yanıyor. Kalbimde bir acı hissediyorum. Sonunda konuşabileceğimi hissettiğimde:
-Oğlum…
* * * * * * * * * * * * * * * * *
Birden derin bir uykudan uyanırmışçasına uyandım. Nasıl olmuştu da uyuyakalmıştım, sokağın ortasında. Yine o ses sonrasında sıyrılıyorum derin düşüncelerden:
-Mendiiiil!
Bu kez yanına gidiyorum çocuğun. Yardım edeceğim. Elimi omuzuna koyuyorum. Sesleniyorum, ancak bakmıyor. Hafifçe dürtmeye çalışıyorum, olmuyor. Dikkatimi çekiyor bakıyorum; çocuğun yeşil gözleri bir yere dalmış, bakıyordu. Gerçekten büyük bir kalabalık var orada. Polis arabaları, ambulans, insanlar… Merak ediyorum ne kadar zamandır buradayım diye. Saatime bakıyorum: 17:29. Ne? Nasıl? sorular uyanıyor zihnimde. Ya iki dakikadır buradayım, ya da yirmi dört saat iki dakikadır. Uyanalı zaten iki dakika oldu. İlk ihtimal çok uzak geliyor gözüme. Ve bir şey takılıyor gözüme. Bir kişi: Eski eşim. Neden buradaydı? Polislerle konuşuyordu. Polis arabaları hep benim demin bulunduğum yerdelerdi. Aklımda bir şeyler canlanmaya başladı. Oğlumu görmüştüm. Deniz oğlum olmuştu. Kimseler yoktu. Zaman durmuştu. Oğlu konuşuyordu. Ben konuşamıyordum. En son konuşmaya başladığımı hatırlıyorum. Kalabalık iyice artmaya başladı. Merak ediyorum ne olduğunu. Eski eşime görünmeden geçiyorum. Herkesin neye baktığını öğreniyorum. Bu manzara karşısında ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemiyorum. Bilsem de bir şey yapamazdım zaten… İyice yaklaşıyorum emin olmak için. Evet, yerde yatan benim. Şimdi anlıyorum çocuğun bana neden bakmadığını.
Sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum. Oğluma kavuşuyorum sonunda. Ama ya önümdeki yıllar? Yaşasaydım önümde olacak olan bunca yıl…
Arkamdan gelen ses yabancı değildi. Ve özlediğim bir sesti. Vuslatını çekiyordum yıllardır bu sesin. Bu ses “Baba” diyordu. Arkamı döndüğümde oğlum bana bakıyordu. Sonunda kavuşmuştum demek oğluma ha…Oğlumla yılların acısını çıkarırcasına sarılırken ayağım yerden kesildi. Oğlumla göğe yükseliyordum. Ebedî aleme doğru yola çıkmıştım. Güneşe yükselirken cesedimi ambulansa yerleştiriyorlardı. Ben oğlumla olmanın mutluluğunu yaşıyordum…Mendilci çocuk da hâla oradaydı…
Ömer Abdülaziz Öztürk
06/02/2010
![imam_harun[1]](http://abdulazizozturk.com/wp-content/uploads/imam_harun1.jpg)
