GÜNEŞE YÜKSELİRKEN

Yine aynı yerdeyim işte. Her zaman aynı olan hayatımın her gününde ve hatta her anında düşündüğüm oğlumla eskiden gittiğimiz sahilde. Her gidişimde kalbim ve aklımın giriştiği savaş… Her defasında bu savaşın galibi olup kalbimi parçalayan hüzün… Oğlumun bu sahilde kıyılara, kayalara vuran sert dalgalarla o minicik ayaklarıyla koşuşu… Denizin üzerinde uçuşan martılara bakarak simit yiyişimiz Oğlumun o martılara simit atışları… Ve bu hatıraların kalbime zehirli bir hançer gibi saplanması…

Birden duyduğum ince bir bağırışla sıyrıldım bu düşüncelerden. Küçücük; belki 6, belki 7 yaşında bir çocuğun sesiydi bu. “Mendiiil!”diye bağırıp duruyordu. Bir insanın sesinde yaşadığı ıstırabı sezmek… Hiç inandırıcı gelmezdi bana. Ancak şimdi anlıyordum, seziyordum. Bu küçücük yaşında kim bilir neler yaşamıştı. Belki babası zorla çalıştırıyordu. belki yoktu babası, ondan çalışıyordu.Neyse, kafamdan senaryolar üretmeyi bırakalım. Bu ayazda üzerinde üzerinde bir büyük adam ceketi, yamalı. Ama öyle küçük yamalı değil, tek yerden yamalı değil. Çok fazla yerden yamalanmış. Yamalı olmayan yırtık yerler de var.Ayağında bir pantolon. Pantolon demeğe bin şahit ister. Bu “kumaş parçasının” tek bacağının da yarısı yok. Çocuk aciz ve titriyor. O titredikçe benim de içim titriyor. Ben düşünürken çocuk yanımdan geçiyor. Az sonra farkına varıyorum. Arkasından koşup yetişmek isiyorum; ayaklarım izin vermiyor, gidemiyorum. Neden sormadı bana da “Abi istermisin bi mendil.Abi n’olur bi tane al be. Abi iki yüz elli bin. Bi tane be abi.” Sorsaydı eğer konuşturmazdım onu bu kadar. Yalvartmazdım herhalde. Alırdım hemen bir mendil, belki bir kaç… Daha önce yalvaranlar olmuştu da ne olmuştu? Bir mendille kurtulmuşlar mı idi? Hayır. Karınları doymuş muydu 25 kuruşla? Hayır. Ama bu çocuk neden sormadı? Aslında kimseye yalvarmıyordu. Utanıyordu herhalde. Yalnızca bağırarak geziyordu. Arada bir kaç kişi alıyordu, belki daha fazla.

Artık tamamen yapayalnızım. Oğlum lösemi olduğunda benim bir oğlum bir de eşim vardı. Oğlumun da bir annesi… Ta ki oğlum bu dünyadan ayrılana kadar. Daha sonra eşim bıraktı gitti. Öz oğlunun cenazesine gelmedi mi yoksa gelemedi mi? Bilmiyorum. Onun hakkında hiç bir şey bilmiyorum. O da haksız değil. Normalde bile çekilmez benim gibi bir adama bunca yıl dayanmasına da şaşırıyorum bazen doğrusu. Ama en sabırlı kişi bile oğlumu kaybettikten sonraki bana dayanamazdı herhalde.

Oğlum… Neden bırakıp gittin? Ah şu kader. Neden hep beni bulur sanki? Aynı yerde değilim artık. Sahil boyunca düpedüz yürüyünce kayalıklar çıktı karşıma. Yüksekçe bir yer. Atlarsam ölebileceğim kadar yüksek. Aman Allah’ım! Neler düşünüyorum? Neler yapıyorum? Kadere, Allah’a isyan edilir mi? Emanet cana kıyılır mı hiç? Hakkımız mı? Haddimiz mi?  Aklım çok karışık. O an aklıma eski Türk filmleri geliyor. Genç tam böyle bir yerden atlayacakken bir ağlama sesi duyar, bir bebek… Arkasını döner. Bebek onu yine hayata bağlar. Gayr-i ihtiyari gülümsüyorum. Acı bir gülümseme. Bir bebek sesi bekliyorum, belki bir haykırış…

O an, güneş bulutların arkasından soğuk soğuk gülümsemeye başlıyor.

Deniz oğlum oluyor. Tüm denizin suyu toplanıp güneşe yükseliyor ve oğlum, işte orada. Görüyordum oğlumu. Ama nasıl olur? Oğlumun orada olması imkansızdı. Ama olanlar daha imkansızdı. Halisülasyon mu görmeye başladım? Herkes görüyor mu bu olanları deyip etrafıma bakıyorum ama kimseler yok. Oğlum canlı gibi. Kolumdaki saate bakıyorum: 17:27. saniyeler neden ilerlemiyor? Saatin pili bitmiş olmalı, diyorum ve telefonumu çıkarıyorum saate bakmak için. Bekliyorum, bekliyorum ama zaman geçmiyor. Saat 17:27… Zaman mı durdu yoksa? Saçmalık. Zamanın durduğu duyulmuş şey mi? Sonra oğlum konuşmaya başlıyor:

-Merhaba, baba…

Aklımı mı kaçırdım? diye düşünmeye başlıyorum. Kaçırmadıysam da kaçırmak üzereyimdir herhalde. İnsan bir anda delirebilir mi acaba? İnsan nasıl başlar halusinasyon görmeye. Oğluma cevap vermek istiyorum. Ama dilim bağlanıyor. Cevap veremiyorum canımdan çk sevdiğim biricik oğluma. Oğlum bir daha sesleniyor:

-Baba, nerdesin? Baba, çok özledim seni. Gelmeyecek misin baba?

Oğlum her baba dediğinde içim yanıyor. Kalbimde bir acı hissediyorum.  Sonunda konuşabileceğimi hissettiğimde:

-Oğlum…

* * * * * * * * * * * * * * * * *

Birden derin bir uykudan uyanırmışçasına uyandım. Nasıl olmuştu da uyuyakalmıştım, sokağın ortasında. Yine o ses sonrasında sıyrılıyorum derin düşüncelerden:

-Mendiiiil!

Bu kez yanına gidiyorum çocuğun. Yardım edeceğim. Elimi omuzuna koyuyorum. Sesleniyorum, ancak bakmıyor. Hafifçe dürtmeye çalışıyorum, olmuyor. Dikkatimi çekiyor bakıyorum; çocuğun yeşil gözleri bir yere dalmış, bakıyordu. Gerçekten büyük bir kalabalık var orada. Polis arabaları, ambulans, insanlar… Merak ediyorum ne kadar zamandır buradayım diye. Saatime bakıyorum: 17:29. Ne? Nasıl? sorular uyanıyor zihnimde. Ya iki dakikadır buradayım, ya da yirmi dört saat iki dakikadır. Uyanalı zaten iki dakika oldu. İlk ihtimal çok uzak geliyor gözüme. Ve bir şey takılıyor gözüme. Bir kişi: Eski eşim. Neden buradaydı? Polislerle konuşuyordu. Polis arabaları hep benim demin bulunduğum yerdelerdi. Aklımda bir şeyler canlanmaya başladı. Oğlumu görmüştüm. Deniz oğlum olmuştu. Kimseler yoktu. Zaman durmuştu. Oğlu konuşuyordu. Ben konuşamıyordum. En son konuşmaya başladığımı hatırlıyorum. Kalabalık iyice artmaya başladı. Merak ediyorum ne olduğunu. Eski eşime görünmeden geçiyorum. Herkesin neye baktığını öğreniyorum. Bu manzara karşısında ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemiyorum. Bilsem de bir şey yapamazdım zaten… İyice yaklaşıyorum emin olmak için. Evet, yerde yatan benim. Şimdi anlıyorum çocuğun bana neden bakmadığını.

Sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum. Oğluma kavuşuyorum sonunda. Ama ya önümdeki yıllar? Yaşasaydım önümde olacak olan bunca yıl…

Arkamdan gelen ses yabancı değildi. Ve özlediğim bir sesti. Vuslatını çekiyordum yıllardır bu sesin. Bu ses “Baba” diyordu. Arkamı döndüğümde oğlum bana bakıyordu.  Sonunda kavuşmuştum demek oğluma ha…Oğlumla yılların acısını çıkarırcasına sarılırken ayağım yerden kesildi. Oğlumla göğe yükseliyordum. Ebedî aleme doğru yola çıkmıştım. Güneşe yükselirken cesedimi ambulansa yerleştiriyorlardı. Ben oğlumla olmanın mutluluğunu yaşıyordum…Mendilci çocuk da hâla oradaydı…

Ömer Abdülaziz Öztürk

06/02/2010

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İMAMIN ÖLDÜRÜLÜŞÜ

Bir güzel insandı o, bir mübarek şehid. İmam Abdullah Harun’u tanır mısınız?

1956′da müslümanlar, Peygamber’in doğumunu kutladıkları gün, Kap’ın Claremont banliyösündeki El Camia Camii’nin cemaati, 32 yaşındaki Hacı Abdullah Harun’u kendilerine imam olarak atadılar. Bu müslümanlar, memur sınıfın “Kap Melezleri” diye adlandırdığı 2.5 milyon ırkça karışık halkın bir bölümünü oluşturmaktadır. İmam olarak atanan Abdullah Harun, cemaatin yaşlı üyelerince, oldukça genç ve biraz çocuksu tavırları olduğu kanaati taşıyordu. İmam’ın böyle bir göreve uygun olmadığı düşünülüyor, dini önderlerin ağırbaşlı adamlar olduğu kanaati taşındığı için bu imamın fazla espritüel olduğu ve bu yüzden bazı sorunlar doğurabileceği konuşuluyordu. Göze batacak biçimde traşlı kafası, kısa boyu ve oldukça şık bir giyimi olan İmam acaba bu görevi yerine getirebilir miydi? Yeni imamın, haftada bir sinemada geçirdiği saatler, ibadet ve tefekkürle geçirilemez miydi? Tamamı iki bin kişi olan cemaatin yaşlı üyeleri bundan pek emin değillerdi. Her şey bir yana, imam olarak seçilen Abdullah Harun ilerleyen günlerde daha çok sorumluluk almaya, gençleri etrafında toplamaya başlamıştı. İmam Harun, kendisini yetiştiren halasının sayesinde, birçok kez hacca gitmiş ve doğu ülkelerinde Arapçasını oldukça iyi bir şekilde geliştirmiş ve 14 yaşında hafız olmuştu. Bu yüzden, dini konulardaki bilgisi ve yeniliklere açık oluşu kendisini farklı kılıyordu.

Bir önder yetişiyor… Din konusunda oldukça donanımlı olan Abdullah Harun, bütün irfanlarına rağmen, siyasi konularda oldukça zayıftı. Kendisi, İslam’ın salt bir öte dünya dini olmadığını düşünüyor, bu yüzden halkının toplumsal ve siyasal işlerine ilgi duymaya başlıyordu. Laik bir devlet içerisinde yaşayan İmam, bu sistemde eğitim gören gençlerle tartışıyor, kendisini geliştirmeye çalışıyordu. Ne var ki, ırkçı ve faşist yaklaşımları olan devlet, Kap melezlerine ve Müslüman halka karşı oldukça sert ve tutucu tavırlar sergiliyordu. Beyazlar için yerleşim bölgeleri yapılıyor, siyahları beyazlardan uzaklaştırmak için, en verimsiz ve uzak bölgeler seçiliyor, bunun için de hiçbir şekilde hak ve hukuk aranmıyordu. Bu yüzden, İmam’ın oturduğu bölge, görevli olduğu sürelerde değiştirilmişti. Harun’un yaşadığı ırkçı devlet, eğitimi de soysuzlaştırma çabası içindeydi. Bu yüzden özel olarak kurulan Kap Melezlerine ait kolejler yakılıyordu. Bu ciddi dönemde, gergin atmosferde; Müslümanların toplumun siyasal hayatına katılmalarının güçlü bir geleneği olduğuna inanan İmam, kurtulmak istese de kendisini bırakmayan siyasete gittikçe ilgi duymaya başladı. Ve ilk defa bağımsızlık yolunda çalışan örgütlere de böylece açık bir ilgi duymaya başladı.

Tebliğ, her yerde… İmamlığının üçüncü yılında Harun, çok faal bir cemaat oluşturmuş, piknik ve şenliklerle halkı bir arada tutmuştur. Yoksullar için bir yardım fonu oluşturmuş, kadınlara iş ve araştırma merkezleri kurulmasına ön ayak olmuştur. Oldukça aktif birisi olan İmam, tebliğ çalışmalarını oldukça önemsiyor ve siyah göçmen işçiler arasında İslam’ı anlatıyor ve her yerde küçümsenen bu işçilerin kalbini İslam’a ısındırıyordu. Günler geçtikçe oluşan siyasi gerginlikler, siyahlar arasında çeşitli örgütler kurulmasına sebep oluyordu. Bu ezilen halk, hakkını aramalı ve sesini yükseltmeliydi. Ancak İmam Harun, bu konuda sert olunmaması taraftarıydı. Şöyle diyordu dostu İbrahim’e; “Biliyorum ki, duanın gücü dağları yerinden oynatabilir. Halkı inançlı olmaya çağırmalıyız. Eğer seçilmiş bir günde, bütün halkı diz çöküp dua etmeye çağırırsak, Allah beyaz halkın yüreğine bir değişiklik verecektir mutlaka. Böylesi bir yürek değişikliğini dileyebiliriz, eminim bundan.” Siyah direniş! Böyle diyordu İmam Harun. Ancak daha sonra dua büyük işler başarabilse de yalnız dua etmek yetersizdir sonucuna vardı. Onu bu düşünceye sevkeden olay, ırkçı yönetimin, tüm siyahların artık yanlarında her zaman “paso” ile dolaşmasını emretmesiydi. Bu karara itiraz eden Pan- Afrikanist örgütü, yanlarında paso taşımayacaklarını bildirdi ve pasif bir direniş gösterisi olarak binlerce kişi polis karakoluna gidip teslim oldu. Bu pasif direnişe, polis oldukça şiddetli bir karşılık verdi. 69 kişi öldürüldü ve daha fazlası da yaralandı. Sıkı yönetim ilan edildi ve siyah halkın umudu olan, Pan- Afrikanist ve Afrika Ulusal kongresi yasa dışı ilan edilip, yirmi kişi de tutuklandı. Bu olaylardan sonra, İmam Harun, yoksul halka yardım amacıyla kurulan çeşitli hareketlere katıldı ve ilk defa sivil polisin dikkatini çekti. Bir yandan da, vaazlarına devam eden İmam, hükümeti ağır şekilde eleştiren konuşmalar yaptı ve jurnalcilerin cemaat içine sızmasına engel olamadı. Örgütle bağlantıları olan ve peşine polislerin takıldığı arkadaşları Mücahid ve İbrahim ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Şimdi İmam daha da yalnızdı. Bu boğucu hava, İmam’ın kendisini arındırması için Mekke’ye hanımıyla birlikte bir hac vazifesi yapma fikrini getirdi. Ve İmam, şehid edilmesine ön ayak olacak, bu yolcuğuna çıktı. Hicret yılları Orada, arkadaşı İbrahimle görüştü ve örgütle iyice içli dışlı oldu. Arkadaşının teklifiyle daha sonra Kahire’ye geçti ve oradan da Londra’ya. Burada, hem halkına para yardımı, hem öğrenciler için burslar ve hem de örgüt için gerekli görevleri üstüne alıyordu. Bu yaptığı görüşmeler devletin muhbirleri tarafından izleniyor ve haber veriliyordu. İmam bunları, işkence ve hücre dönemlerinde anlayacaktı. Ülkeye geri döndüğünde, artık eski Harun değildi. Daha da bilinçlenmiş ancak oldukça cesaretli hamleler yapıyordu. Bir müddet sonra, polisler mescide baskınlar yapmaya, belgeleri ele geçirmeye çalıştı. İmam, sürekli taciz ediliyor, polisin nefesini ensesinde hissediyordu. Bu sıkıcı havada, bir Londra seyahati daha yapması İmam’ın bütün açıkları göstermesi demekti. Ancak İmam, bu hataya düştü ve Londra’ya gitti. Oradaki görüşmelerde, jurnalcilerin gözündeydi ve İmam yurda dönüşünden bir müddet sonra, yurtdışına kaçma tekliflerini reddettiğine pişman olarak, polis tarafından tutuklandı. Şehidân Ey! Ve günlerce sorguda kaldı İmam. Çeşitli işkenceler gördü. Arkadaşlarını ele vermemek için çırpındı. Kendisini Allah’a teslim etti, namazlarını kıldı, Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tuttu. Yılmadı İmam. Ama sonunda bu işkencelere dayanamayarak can verdi. Allah o’nu şehitlik mertebesine ulaştırdı(inşallah). Son sözleri şu oldu; “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Günahlarımı bağışla. Karımı ve çcuklarımı esirge. Şimdi senin gözetip esirgemene her zamankinden daha çok muhtaçlar. Ey en esirgeyici olan! Sen birsin, buna iman ettim. Ve Peygamber Muhammed, senin Resûlündür. Selam üzerine olsun. Yaralarım sızlıyor, artık bu eza ve cefaya dayanasım kalmadı. Ey esirgeyici olan! Ruhumu al; işkencelere bedenimi bırak, zayıflığımı bağışla. Ey esirgeyici olan! Beni öldür artık, bedenimi özgür kıl; halkımı özgür kıl!” Ve 138 günlük hücre hapsi, küfür, hakaret, zulüm, işkence ve yıldırma, o Cumartesi sabahı, 27 Eylül 1969′da sona erdi. Rabbim, cennetinde bizi buluştursun.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Sen İstanbul Kokardın…

Sen İstanbul Kokardın

Martıların gözlerinden dinledim
İstanbul’un boğazı yanmış dün gece
Yıldızlar şahitlik etmiş, güya suçlu benmişim
Oysa can, yemin olsun yanağımdan süzülen denize
Ben bu şehre yüreğimi içirmedim

Göklerden hicran yağdı, İstanbul’lu bir geceydi
Yere düşen her damlanın yüreğinde sen vardın
İsmin dudaklarımda idamlık bilmeceydi
Yalansa kahrolayım, sen İstanbul kokardın

Sevda dediğin gülüm bir busedir dudağımda
Bıçak gibi, yasak gibi, kan gibi…
Utanır, intihar ederdi ölüm,
Hayata rest çekip ağladığımda,
Korkak gibi, tutsak gibi, yaşanmamış an gibi…
Ben lal olmuş bülbülüm, sen deli gülsün bağımda
Toprak gibi, yaprak gibi, candan özge can gibi
Kuş uçmaz kervan geçmez dağımda,
Kah aşkı yağan kar tanesi
Kah Leyla tüten rüzgardın
Zambak gibi leylak gibi,
Sigaramda duman gibi
Sevdiceğim, sen İstanbul kokardın

Dayadım on dörtlüyü İstanbul’un şakağına
İstediğim gül içmekti gözlerinden bir yudum
Seni sordum gündüzlerce bu şehrin her sokağına
Söylemedi, inat ettim gece seni uyudum

Ben bir sana, bir bu şehre gül dedim
Ayla toprak şahittir, şahittir denizle gece
Sensizken, İstanbul’da bir kez olsun gülmedim
Yıllar kapımı çaldı, ellerinde vur emri
Yokluğun var sen yoktun, ölüm geldi ölmedim
Ağladım yüreğimde sen, sende divane İstanbul
Aşkından hatıra dedim göz yaşımı silmedim
Ben bir sana, bir bu şehre gül dedim
Belki de can ben bu şehri güller için çok sevdim

Gözlerimden dökülen yaş denizi ıslatıyor
Sevda kilim, hasret nakış, gönül derdi dokuyor
Çatlayası deli yürek ‘sen sen’ diye atıyor
Oy gece gözlüm oy, İstanbul seni kokuyor

Serdar TUNCER

Not:Fotoğraf bana aittir…

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

20 KURUŞ

Geçen gün babamın bana attığı maili burada sizinle paylaşacağım. Güzel bir hikaye.

Londra’daki camii’ye yeni bir imam gönderilmiş. Adam şehre gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zaman da aynı söföre rastlıyormuş.

Bir gün, bilet alırken şoför yanlışlıkla 20 kuruş fazla vermiş. İmam yanlışlığı oturup da parasını sayınca fark etmiş. Kendi kendine “20 kuruşu geri versem mi şöföre?” diye düşünüyormuş. Ama içinden bir ses diyormuş ki “çok gülünç bir para ve şoförün umurunda değil. Otobüs şirketi çok para kazanıyor zaten… Sadece 20 kuruş onlara bir şey yapmaz.” Bu parayı saklayabilirim diye düşünmüş, Allahtan gelen bir hediye gibi..

İnecegi durağa gelince, imam kalkmış ve fikrini değiştirmiş, inmeden önce şoförün yanına gitmiş, 20 kuruşu geri vermiş ve demiş ki: “Paranın üstünü fazla verdiniz.”

Şöför gülümsemiş ve demiş ki : “Siz caminin yeni imamısınız değil mi? Aslında uzun zamandır sizi caminizde ziyaret etmek istiyordum, islamı öğrenmek için. Bu yüzden bilerek size fazla para verdim. Nasıl tepki vereceğinizi görmek istedim.”

İnerken imam artık bacaklarını hissetmiyormuş, yere yığılacakmış neredeyse, bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış. Gözlerinden yaşlar dökülerek demiş ki: “Allahım az daha İslamı 20 kuruşa satıyordum!. ..”

Unutmayın ki siz belki de müslüman olmayan insanlar için dinimizitanıtan kişilerdensiniz, bu yüzden hareketlerinize dikkat edin.Maalesef insanlar sizinle birlikte dinimizi de yargılayacaklardır!

Benden Bir Şeyler kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Simya Ve Ötesi

“Simya” kelimesini ilk kez Paulo Coelho’nun “Simyacı” romanında görmüştüm. Romanı okumuştum,ama anlamamıştım. Birkaç yıl oluyor kitabı okuyalı. “Simya” kelimesini sonra da abimin öylesine aldığı “Full Metal Alchemist” adlı animede gördüm. Aslında anime “Simya” üzerine idi. Abim geçtiğimiz yılın başlarında PSP’de seyretmek için almıştı. Benim SBS’ye kadar izlememe izin vermeyecekti. Ben de zaten ilk bölümlerde sıkılmıştım. SBS bitti, canım sıkılmaya başladı. Ben de bu animeyi izlemeye başladım tekrar. İki kardeş,babaları kendisini terk ettikten sonra annelerinin ölümü üzerine, annelerini canlandırmaya kalkarlar. Ki bu da “Simya”nın en büyük tabusudur. Maddeleri altına dönüştürmek de bir diğeri. Küçük kardeş tamamen yok olur, büyüğün ise kolu kopar. Büyük olan simya kullanarak ve de bacağının da birini vererek kardeşini bir zırha bağlar. İki kardeş böylece “Filozof taşı”nı aramaya çıkarlar. Çünkü-gerçek hayatta da vardı böyle bir inanış 19. yüzyıla kadar vardı-”Filozof taşı “Simya” nın yapamayacağı şeyleri yapabilir, Kardeşlere vücudunu, kol ve bacaklarını almalarını sağlayabilirdi… En son da abimin “Kimya kitabında gördüm “Simya” kelimesini. Gerçek hayatta da inanıldığını yazıyordu. .. Ben de bunun üzerine biraz araştırdım:

“ Simya (alchemy), hem doğanın ilkel yollarla araştırılmasına hem de erken dönem bir ruhani felsefe disiplinine işaret eden bir terimdir. Simya; kimya, metalurji, fizik, tıp, astroloji, semiotik, mistisizm, spiritüalizm ve sanatı bünyesinde barındırırdı. Simya ile en az 2500 yıldır uğraşıldığı bilinmektedir. Simya ile ilk olarak Mezopotamya, Eski Mısır, İran, Hindistan ve Çin’de uğraşılmıştır. Klasik Yunan döneminde Yunanistan’da, Roma İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar Avrupa’da simyaya ilgi duyulmuştur.

Simyacılar hakkındaki genel görüş onların sözde bilimadamı (pseudo-scientist), hatta kaçık ya da şarlatan oldukları yönündedir. Bunun nedeni simyacıların kurşunu altına çevirmeye çalışmaları, evrenin dört elementten (toprak, hava, su ve ateş) oluştuğuna inanmaları ve zamanlarının büyük çoğunluğunu mucize ilaçlar, zehirler ve sihirli iksirler hazırlamaya harcamalarıdır.

Bazı simyagerler gerçekten kaçık veya şarlatan olsa da, çoğu entelektüel akademisyenler ve önemli bilim adamlarıdır. Mesela, Isaac Newton ve Robert Boyle’un simyacı olduğu bilinmektedir. Bu gibi yenilikçi kişiler kimyasal maddelerin doğasını ve işleyişini araştırmayı denemişlerdir. Bu gibi simyagerler fiziki evrenin sırlarını açıklama girişimleri sırasında deney yapmaya, geleneksel bilgi ve bilgi kalıplarına, Thumb Yasaları’na ve şüpheci yaklaşıma dayanmak zorundaydılar.

Son Olarak da:
Simyanın hedefleri

Metallerin atın ve gümüşe dönüştürülmesi
Ölümsüzlük iksiri yaratılması
İnsan hayatının dönüştürülmesi
Tüm hastalıklara çare bulunması idi.”

Benden Bir Şeyler kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın